Senin Renklerin Nedir?

Kendine bugün keyifli bir gün yaşamak için ne yaptın? Düşünüyorum… Ha evet öğrencilerimle müthiş Excel Programına temelden başlayıp, yavaş yavaş gözlerini en çok korkutan formüller konusuna giriş yaptım. Bunun neresi mi keyifli? Öğrencilerimin -kursiyerlerim demem daha doğru olacak-, konuyla ilgili yeni öğrendikleri bölümlerde gözlerinde gördüğüm o anlayan bakışlar, o kafa sallayışlar ve en güzeli de anlamadıkları yerde soru sorup anlayana kadar detaylarıyla tekrar ve tekrar anlatmamı istemeleri büyük keyif. Hele hele bir işlemi uygularlarken – “Hocam yaptım!”, – “Hocam oldu işte!” demeleri de yüzümü gülümsetiyor. İlk defa bilgisayar kullanmayı öğrenenler ise sanki yeni doğmuş bir yavru kediye bakar gibi, sevgiyle karşısındakini (bilgisayarı) izliyor, telaşlı bir şekilde de yapabileceğinin en iyisini (klavyeyi hızlı kullanmak, dosya açmak gibi) yapmak için uğraşıyor. Yapamadıklarında da üzülüyorlar. Bunu farketmek de güzel.

Seviyorum Excel’ i; hücreleri, hücre birleştirmeleri, eğer’ leri, yada’ ları. Bir mantıksal işlem yaparken =EĞER(VE(B3>=60;C3>=60);“BAŞARILI”;“BAŞARISIZ”) alınacak sonucu öğrencilerimin merakla beklemelerini. Kendilerine verdiğim bir uygulama ödevini dikkatle, en doğru biçimde yapmaya çalışmalarını.

Bugün kendini iyi hissetmek için ne yaptın? Kendisiyle yalnız kaldığında bunu düşünüyor insan, ben öyle yapıyorum mesela. Peki, buraya kadar her şey güzel, kendini iyi hissettin anladık; karşındaki kişi kendisine şunu sorabildi mi? Bugünü kendime yararlı buldum mu? Cevabı “evet” ise yarın dersini kaldığın yerden severek anlatabilirsin. Bunu her nasılsa öğrencilerinin sana karşı davranışlarından hissedebilirsin. Cevabı “hayır” ise kendine dönüp bir bakmalısın. Kendini eleştirip olumsuz yanlarını düzeltmelisin. Kendini bilmelisin en öncelikli olarak. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir nasılsa.

Yarın ben, öğrencilerim ve excel güzel bir gün geçireceğiz… Bol uygulamalı, çok hücreli…


Kırmızı, sulu bir ısırık… Ağıza gelen o ilk tatlılık, yumuşak dokunuşlarla çiğnediğin ve ardından içini serinleten elma! İş yerinde kendine ara verdiğin anda, öğle arası arkadaşlarınla muhabbette, akşam televizyonun karşısında ya da kitap okurken yaşayacağın bir keyif…

Başka bir keyife hazır mısın? Önce paketini yavaşça açarsın, ağzını yaklaştırıp bir ısırık koparırsın, ağzında erir ve erir. O eridikçe ardından bir ısırık daha koparmak istersin. Bir anlığına uzaklaşırsın her şeyden o zevki yalnız yaşamak istersin. -Çikolata- neli olursa olsun ayrı bir hava verir sana. Tekrar mı? Hayır diyemezsin yaşamak istersin…

Şimdi benim için en vazgeçilmez tatlarımdan biri geliyor… Annenin yaptığı her zaman en iyisidir en lezzetlisidir. Tencere ocakta kaynar durumda, dinler misin hiç bunu? Elini daldır hiç düşünmeden! At ağzına ard arda iki tane. Yetmedi iki tane daha! Nar ekşisini, salçasını, etini umarsızca hissedersin. Dilin mi yanmış umarsızca hissetmezsin. İşte yaprak sarması. Sofraya gelene kadar sizin gibi evde bu şekilde davranan varsa yarılanmış bir şekilde tabakta bulur kendini…

Genellikle insanımızın sofrasından eksik olmamasını istediği bir lezzete doyuracağım seni. Kokusu sen daha eve varmadan bulur seni. Masada mezeler, içecekler, en güzeli de bugüne özel sumaklı soğan salatası. Balkonda başında durur baban -bu işi iyi bilen-, ve balkon kapısı açıldığı an odayı bir duman alır. Geliyor kıyma ile kuşbaşı karışık! Gözler şişlerin üzerinde. Sofraya konuyor, kendimizden geçiyoruz. Arkadan Türk Sanat Müziği’ nden nağmeler…

İşte benim müziğim, işte benim şarkım, işte benim sözlerim oluyor bir ısırık bazen. Sevdiklerinizle keyifli bir sohbetle tamamlıyor kendini yada kendinizi dış etkilerden soyutlayıp dinlemeyle. O saadete verin kendinizi. Yaratmak sizin elinizde.

Bu akşam elmam benimle kitabımın en can alıcı anında bana ortak olacak. Siz ne istersiniz? Portakal, nar, muz?…

Bugün kurs verdiğim merkezden dönerken her zamanki gibi eve yürüyerek mi gitsem yoksa hemen yanımdan geçen minibüse mi binsem diye düşünürken kendimi yürümeye -aslında bacaklarım- çoktan karar vermiş buluyorum.

Ara sokaklardan yürüdüğüm için eve dönüş yolum biraz engebeli kâh yokuş çıkıyorum kâh yokuş iniyorum. Sırada ikinci o en dik yokuşumu çıkmaya başlamışken, bir el arabası çeken eskici gördüm. El arabasının üzerinde ağır yükler vardı belli. O dik yolu nasıl çıkacak diye izlemeye başladım. İçimden mümkün değil burayı çıkması diyordum, geri dönüp yolunu uzatarak geçmeli karşı caddeye. Ama pek geri döneceğe benzemiyordu, ittikçe itiyordu tam da ağır ağır ilerlemeye başlıyordu ki gücü yetmeyip geri kayıyordu. Bu adama yardım etmeli ama nasıl diye düşünmeye başladım. Kendime güvenmiyordum: “Sizinle birlikte yukarı doğru itebilir miyim?” demeye. Benim gücüm yetmez diye düşünüyordum. Derken yoldan bir genç geçiyordu ve: – “Şu adama yardım edelim mi” diye sordum. Genç çocuk önce ne dediğimi pek anlayamadı, yineledim sözümü. Omzunu silkerek: – “Olur” dedi. Adamın yanına gittik ve: – “Birlikte itelim” dedik. Adam bize öyle bir baktı ki gözlerinden belliydi bize şükrettiği. Altı kol bir gayretle itmeye başladık, ben ellerimi kaldırdım bir ara, durakladıklarını farkettim. Sevindim, gülümsedim gizlice, kol kaslarım sandığım kadar güçsüz değilmiş. Çıktık yavaşça düzlüğe, çektik ellerimizi arabadan. Adam bize gülümseyerek – “Sağolun, bugün karıma anlatacağım sizi.” dedi ve uzaklaştı.

Ben de yoluma devam ettim, sırada üçüncü yokuş vardı ama düşünmüyordum bunu da rahat bir şekilde yürüyeceğim nasılsa.

Farkında değiliz belki ama hayatta da sürekli dik yokuşlarla karşılaşıyoruz. Kimi zaman yalnız yürüyoruz kimi zaman da yanımızda yardım edebilecek birini bekleyerek. Elbette tek başına o yolu aşmak güzeldir, sana kendini tanıma imkanı verir. Güç katarsın benliğine. Ama bazen öyle bir yük biner ki üstünüze yalnız aşmak mümkün değildir. Yanınızda size destek olacak, sizi anlayacak birilerini ararsınız. Emin olun ki o kişiler aslında hep yanınızdaki kişilerdir. O anı bekliyorlardır. Size bu yükü birlikte taşımak için hazır olduklarını gösterecekleri anı. Böyle insanlar varsa çevrenizde sizden özeli yoktur. O özelliği siz kazanmışsınızdır. Karakteriniz bunu sağlamıştır. Stephen R. Covey: “Tekniğe hayat veren tek şey temeldeki iyiliktir.” sözüyle gayet iyi anlatmış. Unutmayın siz buna değersiniz.

Geçici İnsancıklar

William George Jordan şöyle diyor: “Her insanın eline iyilik ya da kötülük yapması için muhteşem bir güç verilmiştir: yaşamının sessiz, bilinçsiz, gözle görülmeyen etki gücü. Bu insanın, bürünmeye çalıştığı kişiliğin değil, gerçekte olduğu kişinin devamlı yansımasıdır.”

İlk yazıma bu sözle başlamak istedim…

Anne rahmine ilk düştüğümüz anda bizi artık dış çevrenin hem iyi, hem de kötü yanları bekliyor olacaktır. Bebeklik, çocukluk, ergenlik dönemleri karakterimizin hemen hemen oturduğu dönemleri içerir. Elbette zaman içinde biz eğer değişmek istiyorsak karakterimizi şekillendirebiliriz.

Hayat bizi birçok insanla karşılaştırıp tanımamıza fırsat veriyor. Tanıştığımız insanlarda sadece görünene, gösterilene inanıyoruz. Nasıl bir karaktere sahip olduğunu zamanla anlayabiliyoruz. Bu yaşamımızın her alanında öyledir: İş yerindeki arkadaşlarımız, müdürümüz, özel hayatımızdaki insanlar bizim için süreklilik kazanmış insanlar değildirler. Ancak zaman içinde (bu zaman bir insanı tanımak için 1 dakika, 15 dakika, günler, haftalar yada yıllar olabilir)  karakter analizini yaparak kendi iç dünyamızla uyuştuğunu gördüğümüzde  sürdürülebilir olduğuna karar veriyoruz.  Ama bazen öyle insanlarla karşılaşırız ki sizin göremediğiniz gerçek kişiliğini saklamayı iyi bilen yalanlarla dolu bir dünya, aldatmayla dolu bir yüz olarak karşımızda günlerce durur. Konuşup sohbet edersiniz sözlerine inanırsınız bu insanın; bu insan belki çok yakın sandığınız bir arkadaşınız, bir sevgiliniz hatta eşiniz olabilir. Ama kötülüğünü yansıtmamayı karakter olarak belirleyen bu kişiler aslında yüzlerine bir maske takıp  insanların iyi niyetleriyle oynamayı kendilerine rol edinmişlerdir. Bu insanlar sadece o anı yaşamayı severler. Gelecekle ilgili bir kaygıları yoktur. İnançları varsa sadık görünürler lakin ahirette her şeyin hesabının verileceğini düşünmezler. Düşünmek istemezler. Kimi zaman iyilik yaparlar, vicdanlarını rahatlatmak için. Bu onları geçici olarak dinlendirir. Ne zaman nasıl davranacakları belli değildir. Çift ruhludur çünkü. Birbirleriyle değiş tokuş yapıp farklı tiplere bürünmeyi severler. Özünde bu insanlar yalnızdırlar. Yalnızlıklarını da severler çünkü en özgür oldukları an o anlardır. Kötü ruhların kendilerini serbest bırakıp, sessizliğe verdiği anlardır.

Eminim hepimizin hayatından böyle insanlar geçmiştir. Hala hayatınızda böyle insanların varlığından şüpheleniyorsanız durmayın, sizi daha çok yıpratmasına izin vermeden ilişkinizi kesin. Geç kalmış sayılmazsınız. Şunu da unutmayın ki bu tip insanlar sadece iyi insanların karşısına çıkar. İyi insanları kandırmak kolaydır, zihninde kötü düşünceye yer yoktur çünkü. Sakın bunun için kendinizi köşeye çekmeyin. Şükredin bu insanlarla karşılaştığınız için. Şükredin ki size hayatla ilgili, insanların karakterleriyle ilgili bir sürü tecrübe kazandırmıştır. Arkanıza da hiç bakmayın. Onlar her zaman orada en geride, karanlıkta, yalnız durmaya devam edeceklerdir. İyi niyetle dolu olan insan ise ilk önce şunu demeli kendine: “Mutlu olmamak için hiçbir sebep yok! Hayatı nasıl yaşamak istediğin senin elinde, önce içindeki iç sesini duy ve onu keşfet. İyi bir insanım, sevgi doluyum diyebiliyorsan tüm içtenliğinle; ailen, dostların ve eşin seninle birlikte mutluluk çemberini taşır. O halka senin tüm zorlukları kolaylıkla aşmanı sağlar ve seni korur.”

Emerson, “Ne olduğun kulağımda öylesine çınlıyor ki, ne dediğini duyamıyorum.” sözüyle insanların boş sözlerine değil hayatta yaptıklarıyla yargılamamız gerektiğini anlatıyor. Hayatı değerli kılacak sadece kendimiziz. Hiç kimsenin hiçbir şeyin sizi hayal kırıklığına uğratmasına izin vermeyin.

%d blogcu bunu beğendi: